23 Nisan 2017 Pazar

Bi' Film: Miraç

   Çok fazla sinemaya gitmiş biri değilim, dünü de sayarsak dört kere galiba. Hatta hatırladığım ilk sinema deneyimim aslında sinema bile olmayabilir zira epey küçüktüm, sadece ailemle basamak gibi yerlerde oturduğumuzu ve kocaman bir ekranda film izlediğimizi hatırlıyorum, hüzünlü bir şeydi. İkincisine annemle gitmiştik ve kültür merkezi gibi bir yerdeydi, yani o da sinema sayılmaz aslında. Üçüncüsü ve gerçek bir sinema salonunda izleyebilmiş olduğuma bir arkadaşımla gitmiştim ama bugün dördüncüsünden bahsedeceğim: yani dün gittiğim.



   Fragmanlarını görünce çok ilginç olacağını düşündüğüm bir filmdi Miraç. Zaten içinde çoluk çocuk olan şeylere bayıldığımı bilirsiniz. Yani biliyorsunuzdur.

   Sonra arkadaşlarımı tek tek arayıp birlikte sinemaya gidelim dedim ve tamam diyen bir tanesiyle plan yaptık. Ama arkadaşım bir kurstan çıkıp gelecekti ve dersi bitmemiş, uzun sürmüş, biletleri almak için onu beklerken henüz otobüse bile binememiş olduğunu öğrendim. Tabii İstanbul trafiğinde bu kadar kısa süre içinde gelmesi imkânsızdan öteydi, o yüzden başka zamana artık dedim ve kendime bir bilet alıp sinema salonuna girdim. 14 Şubat’ta yalnız olanların paylaşımları vardır ya, tam olarak o havadayım. Bir de salonda benden başka 5-6 kişi falan var, önümde oturan kimse de yok. Koca salonda tek başıma gibiyim. Sonra ucuz olsun diye Bim’den alıp çantamda salona soktuğum şeyleri tek başıma yedim, filmi tek başıma izledim ve bitince salondan tek başıma çıkıp eve gittim falan… Burada anlatınca çok hüzünlü bir durum olduğunu fark ettim yahu.



   Filmin konusu genel olarak arkadaşları ölen iki veledin arkadaşlarıyla iletişim kurma çabaları. Ayrıca çocukların gözünden miraç hadisesi anlatılmaya çalışılmış ve bence senaryo yazarı bu olaya çocukların gözünden bakmayı gerçekten başarmış. Filmde bazı yerler pek açıklanmadan hızlıca geçilmişti ama pek kötü değildi. Zaten başta dediğim gibi içinde çoluk çocuk olan, kahramanları çocuklar olan şeyleri sevdiğimden filmi beğendim.



   Bu arada filmdeki gece çekimleri harikaydı, birazcık kıskanmış olabilirim. Bir de derenin dibinde olduğundan suyun üzerinden atlanarak geçilen cami çok güzeldi.

   Filmin içeriğine gelirsek… Spoiler vermeden konuşabileceğimi zannetmiyorum, o yüzden izlemeyi düşünüyorsanız aşağıyı okumayın bence.



   Filmde en anlamadığım yer akrabalık ilişkileriydi. Yani bizim iki velet aynı kişiye dede diyordu, galiba ölen arkadaşları Ahmet’in dedesi de o kişiydi. Galiba kuzenler.



   Çocuklar cenazenin sonunda imamın mezara eğilip bir şeyler söylediğini görünce Ahmet’le konuştuğunu zannediyorlar ve Ahmet’le konuşmak için hoca olmaya karar veriyorlar. Çünkü Ahmet sıkılmasın diye mezarının yanında bekleseler, geceleri korkmasın diye yanına fener bıraksalar bile Ahmet onları duyamıyordur ki.



   Bu yüzden elifbayı ezberlerler, dedelerine namaz kıldırırlar ve artık tek yapmaları gereken Cuma hutbesi vermektir. Ama tam Cuma namazından sonra içlerinden biri ‘merdivenlere’ atlayıp hutbe vermeye başlamıştır ki… Hoca ve cemaat onlara engel olur.



   İki kafadar epey üzgündür ama dedeleri imdatlarına yetişir, Ahmet şu an göğün yedinci katında diğer çocuklarla oyunlar oynamaktadır. Dedelerine bunu nereden bildiğini sorduklarında dedeleri peygamberimizin miraç hadisesini anlatır ve bizimkilerin kafalarında birer ampul yanar: onlar da peygamberimizin yaptıklarının aynısını yaparlarsa göğe Ahmet’in yanına çıkabileceklerdir! Zemzemle kalplerini yıkamak mı dersiniz, kanat yapıp eşeğe takmak mı...



   Kendimi tutup filmin tamamını anlatmıyorum ve sadece çok beğendiğim yerlere değinmek istiyorum. Hatta sadece en beğendiğim yerden bahsedeceğim zira diğer türlü kendimi tutabileceğimi zannetmiyorum. Hz. Ömer Camii’yi Mescid-i Aksa zannedip kendi camilerini de ona benzetmek için kubbesini sarıya boyamaları çok güzeldi. Zaten film boyunca çocukların rollerinin gerçekten çocuk gibi olmasına çok sevinmiştim ama kubbeyi sarıya boyadıkları an olduğum yerde kahkahalar atmamak için kendimi zor tuttum. Harikaydı yahu!

   İki velet zaten favorim, veletlerden birinin teyzesini seven zavallı Rıfkı Abi’yi (Ufuk Bayraktar) da çok sevdim. Ama sevdiği kızı sevmedim, boşuna inat ediyordu bence, seviyorsan git evet de iki taraf da mutlu olsun kardeşim. Gerçi onun böyle olmasının bir nedeni vardı lakin onu pek iyi anlatamadıklarından ben Rıfkı'dan yanayım. Neyse ki sonunda kavuştular.

   Köro da gıcık çocuk rolünü çok iyi yapıyordu, epey sinir oldum filmin bazı yerlerinde.



   Galiba çok ayrıntıya girmeden söyleyebileceğim başka bir şey kalmadı. Bu arada fotoğraflar şuradan.

   O yüzden, selametle…
Share:

20 Nisan 2017 Perşembe

Ablalık Zor İş!

   Biliyorum, kaç zamandır yokum ama kesinlikle benim sorumsuzluğumdan değil! Şöyle ki… Son birkaç gün/hafta/ay sahiden yapacak bir sürü işim vardı.

   Bir lise öğrencisinin en fazla ne kadar işi olabilir derseniz… Bir sınıf dergisi çıkarma ödevimiz vardı ve benle bir arkadaşım resmiyette bu derginin editörleriydik. Ama pratikte derginin her şeyinden sorumluyduk ki sadece editörlük olsa bile yine çok zor olurdu çünkü her yazıya on defa falan baktık en az ve gece 2’ye kadar uyumayıp edit yapmışlığım var… Anlayacağınız derdim çok büyük dostlar!



   Uzun bir süre bloğa karşı Turgut Uyar'ın şu şiiri gibi hissettim:

"Evet önümüz bahardır biliyorum
Leylaklar açacak biliyorum
Kiraz da çıkacak yakında
İyi şeyler söylemek de gerek biliyorum
Sevgilim, güzelim, bir tanem biliyorum da
Şimdilik bağışla..."

   Ama neyse ki uykusuz geçen günlerin sonuna geldim, yani Fasulye İnşallah geri döndü!

   Tabii ki hayatımdaki gelişmeler bunlardan ibaret değil. Web tasarım ve fotoğrafçılık kurslarına başlamıştım bir süre önce, geçen hafta web tasarım dersi için Word Press’ten blog açtık ve ben kendimi Blogger’a ihanet etmiş gibi hissediyorum, ama merak etmeyin hala buradayım. Yalnızca başka bir blog’da(Şeftali Pembesi) buradaki birkaç içeriğin aynısını görürseniz merak etmeyin diye haber veriyorum, gerçi nereden göreceksiniz ki...



   Hatta buraya fotoğrafçılık dersinde öğrendiklerimle çekmeye çalıştığım bir fotoğrafı da koymak istiyorum. Kuşlara takıntılıyım da ben.

Kanatlarda var bir bulanıklık ama mazur görünüz, daha yolun başındayım

    Bu arada sırf bu yazıyı yazabilmek için kardeşimle ettiğim kavgayı görseniz bana acırsınız herhalde, bilgisayarın başına geçebilmek ne zor iş yahu! Hayır, çocuk daha dördüncü sınıfta, bu yaştaki insan nasıl bilgisayarda yapacak bu kadar çok şey bulabilir ki! Hadi yapacak işi var diyelim, ben onun yaşında –ve hala- ablalarıma doğru düzgün karşı gelemezdim bile, bırak tekme yumruk atıp bağırmayı… Tamam, ben haklıysam bile hakkımı pek savunamayacak kadar pısırık bir çocuktum, bakmayın şimdi deli olduğuma ama en azından biraz büyüklerine saygı göstersin, çok mu şey istiyorum?



   Şuraya bir açıklık getireyim; ben kesinlikle daha yaşım kaç başım kaç olmasına rağmen “Ben sizin yaşınızdayken…” diye başlayan cümleler kurma potansiyeline sahip bir bireyim. Çünkü 14 yıl 365 günlük yaşanmışlık da az bir şey değil ki canım, benim de kendime göre birkaç tecrübem var sonuçta. Ama sahiden haklı değil miyim yahu? Yeni nesil çocuklar ne kadar garip… Kendimi abla gibi hissedemiyorum bile!



   Bu arada sıkı durun, yakında çok güzel film yorumlarıyla geliyorum İnşallah. Yani yakında deyince epey sorumluluk altında hissettim kendimi, olabildiğince yakın bir sürede diyeyim ben ona. Sonuçta yakınlık göreceli bir kavramdır değil mi?

   Fizik en anlayamadığım ders oldu lisede, o yüzden proje ödevlerimi fizik dersinden alıyorum. Bu sene de aynalar üzerinde bir pano hazırlayıp sonsuz ayna denilen bir aynadan yapmam lazım. Aynayı babamla birlikte yaptım da, ama neden olduğunu anlayamadığım bir şekilde benim aynam birazcık puslu oldu. Peki ben ne dedim? “Puslu gözlerini aynaların sonsuzluğunda saklamak isteyenlere sonsuz puslu ayna projesi!” Fizik projesi diye ciddi olmak zorunda olduğumu kim söylemiş, sayısalcı değilim ben zaten.

   Geri döndüm lakin bir kardeş harbinde can vermek istemediğimden bu yayını kısa kesmek zorunda kalıyorum.


   O yüzden, selametle…
Share:

1 Nisan 2017 Cumartesi

Şu Taksiciyi Sarımsaklasak Da Mı Saklasak

   Uzun bir zamanın ardından tekrardan yayındayım, merhabalar efenim!



   Yaz(a)madığım süre zarfında epey şey yaşadım ama bu yazımda bugün yaşadığım garip bir şeyden bahsetmek istiyorum.



   Söyle ki; ben otobüse binmek yerine birkaç duraklık mesafeyi yürüyerek gitmeye karar vermiştim. Bir yokuş var, fazla insan olmuyor, genelde araba sadece. Orada yürürken bir taksi şoförü arabasını durdurup beni el işaretiyle çağırdı, ben de ‘yol soracak herhalde, gerçi adam taksici neden yol sürsün ki?’ gibisinden cümlelerle oraya gittim. Sonra dedi ki:

-         Aşağıya gidiyorsan bırakayım istersen canım.

   O an “Nereden canın oluyorum ben senin abiciğim?” demek yerine, oradaki canımı fark bile etmeyerek dedim ki:

-         Benim evim yakın zaten, ama teşekkür ederim.

   Sonra adam bastı gaza gitti ve ben de ‘ne iyi yürekli insanlar var’ diye düşünerek yürümeye devam ettim.



   Lakin ilk kez böyle bir şey yaşadığımdan anında bunu anlatmak üzere bir arkadaşımı aradım ve ona durumu anlatırken oradaki ‘canım’ kelimesinin garipliğini fark ettim. Sonra arkadaşım neden o kadar kibar olduğumu, böylelerine bağırmam gerektiğini falan söyledi. Bu olayı anlattığım birkaç arkadaşım daha aynı tepkileri verdi ve şu an merak ettiğim konu şu:

   Acaba ben çok fazla aşırı iyi niyetliyim ve arkadaşlarım haklı mı? Yoksa adamın günahını mı alıyoruz? Adam neden ‘canım’ dedi?

   Falan filan işte. Kısa bir yazı olmuş olsa da yorumlarınızı bekliyorum. Böyle deyince de garip oldu yahu… “Eğer beğendiyseniz beğenip paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın!” der gibi. Fikirlerinizi bekliyorum o halde.


   Selametle…
Share:

26 Şubat 2017 Pazar

Fasulye Yeniden Sahalarda

   Upuzuuuun bir zamandır yoktum buralarda. Neden derseniz, çok meşgul falan değildim. Tamam, başımda epey sorumluluk var ama hala dizi izleyebiliyorsam bloğa neden giremeyeyim ki? Çünkü bilgisayar annem ve kardeşimin tekelindeydi! Hatta sırf bu satırları yazabilmek için sabah namazından sonra uyumadım…

   Peki onca zamandır neler yapıyorum? Unuttum… Aslında buraya gelmeden önce aklımda anlatacak çok şey vardı ama çoğunu unutuvermişim.



   Hatırladıklarımdan başlayacak olursak… Alan seçimlerimi yaptım! Bazılarınız biliyordur, lise ikideyim, seneye alanlara ayrılıyorum. Seneye alanlara ayrılıyorum? Mitoz bölünmeyle çoğalıp her bir parçamı farklı alana gönderiyorum arkadaşlar, cümlemden ulaşabildiğim sonuç bu. Tam ben cümleyi sorgularken arkadan MFÖ, Ali Desidero çalıyordu, tam da şu sözler: “İlginç bir psikoloji, bir felsefe; idiotloji!” Durumumu açıklamaya yeter sanırım…



   Peki ya ben ne seçtim? Dil bölümü! Seneyi iple çekiyorum zira bu sene sadece haftada iki saat İngilizce dersim var, yazık bana…

   Dün arkadaşımla Beyazıt Kütüphanesi’ne gittik, ilk gidişimdi ve kütüphaneci olmaya karar verdim. Harika bir yerdi!



   Ama önce giderken yaptığım bir delilikten bahsetmek istiyorum. Marmaray’dan çıkışta, upuzun ve sonu gözükmeyen yürüyen merdivenler var, yukarıya doğru çıkıyor. Peki ben ne yaptım? Yürümeyen merdivenleri kullandım.(Yine aynısını dediler: “İlginç bir psikoloji, bir felsefe; idiotloji!”) Ama bir sorun nasıl… Beni durdurmaya çalışan arkadaşımı dinlemeyip, hem yarış yaparım yürüyen merdivenle diyerek koşar adım çıkıyordum başta. Sonra yavaş yavaş yürümeye döndü. Yarısında falan bacaklarım ağırlaşmış, soluğum tıkanmıştı. Başta hangi akla hizmet koşup nefesimi tükettiysem... Bir süre sonra çölde su arayan insanlar gibi(ben filmlerin yalancısıyım) neredeyse sürünerek çıkmaya başladım. Yukarı çıkabilmeyi başardığımda ölmüş, bitmiş, tükenmiş haldeydim ama oturacak bir yer bulabilmek için önce o upuzun merdivenlerden birkaç tane daha çıkmam, tabii ki bu sefer ben değil merdiven yürüdü, Cağaloğlu yokuşunu tırmanmam gerekti. Yine olsa yine yapar mıyım? Bu sefer nefesimi düzgün kullanıp kendimi yormamak kaydıyla evet!



   Sonra Beyazıt Kütüphanesi’ne geldik. Kütüphanenin içinde kitap taraması yapılan bilgisayarlar var. Biz iki arkadaş masum masum o bilgisayarların yanına gittik ama dokunmatik olduklarını öğrenene kadar epey ter döktük… İnsan bir açıklama falan koyar yahu, kaç saat uğraştık!



   Kütüphaneye arkadaşımın ödev araştırması için gitmiştik ve ben onu beklerken oturup çok merak ettiğim bir çocuk kitabını okudum, harikaydı! Herkes sessizce çalışırken benim arada ses çıkarmamaya çalışarak gülmem de harikaydı tabii.



   Aklıma anlatacak hiçbir şey gelmiyor buraya yazmadığım sürece yaptıklarımla alakalı… Hafızam güncellenmiş ve her şey gitmiş gibi hissediyorum. Bu da burada bitsin o zaman.


   Selametle…
Share:

13 Şubat 2017 Pazartesi

Büyük, Küçük ve Orta Boy Balık Krakerler

   Geçenlerde aklıma gelen ve epey ilgimi çeken bir konuyla geldim bugün.

   Şöyle ki; farklı olan her zaman dışlanır mı? Bazen de kendilerinden farklı olanı yüceltir insanlar.

   Demem o ki insanlar garip varlıklar, ben Fasulye olduğum için bunun dışında kalıyorum.

   Bazen kendilerinden farklı ve azınlıkta olan kişi yahut kişileri dışlar, ötekileştirme berikileştirme türünden her türlü işlemi üzerlerinde uygularlar.



   Bazense tuhaf bir şekilde (tuhaf kelimesini çok severim, burada kullanmaktan vazgeçtim, başa sarıyorum)…

   Bazense ilginç bir şekilde kendilerinden farklı olan azınlıktaki kişi yahut kişileri yüceltir, onlara bir üstünlük bahşeder ve kendilerini daha alçak görürler.

   Uzun lafın kısası, insanlar gariptir blog. Neye göre kendilerini birilerinden üstün ya da birilerini kendilerinden üstün görürler ki?


   Mesela bir topluluk düşünelim. Bu topluluk tamamen turuncu renkli insanlardan oluşuyor. Sonra bir gün aniden aralarına pembe renkli insanlar geliyor. Onlar da bu pembe renkli insanları kendilerinden farklı oldukları için hor görüyorlar ve kendilerini üstün ırk addedip pembe insanları köleleştiriyorlar.



   Onlar yaşamaya devam ederken bir gün aniden mavi renkli birkaç insan geliyor. Turuncu renklilerse daha önce hiç mavi insan görmedikleri için onların kendilerinden üstün bir ırk olduğuna inanıp mavi insanlara biat ediyor.



   Sonra o merak uyandırıcı soruyla karşı karşıya kalıyoruz: Pembe ve mavilerin arasındaki fark neydi ki bir taraf köleleştirilirken diğer taraf yüceltildi?

   Ben bu konuda tek etkenin turuncu insanlar olmadığını düşünüyorum. Belki pembe insanlar ilk geldiğinde biraz muhtaç ve sefil bir görüntü çizdi, o yüzden turuncu insanlar da rahatça sömürebildi. Ya da maviler soylu insanlarmış gibi davrandı ve böylece turuncular kendi içlerinde bir eziklik hissetti. Yani pembelerin ya da mavilerin davranışları turuncuların içindeki ‘üstünlük kurma’ ve ‘boyun eğme’ şeklindeki içgüdüleri ayrı ayrı uyardı.

   Mesela beyaz adam Latin Amerika’ya gittiğinde yerli halkın beyaz adamı efsanelerindeki ‘Tanrı’ imgesiyle bağdaştırması beyaz adamın onları daha rahat sömürmesine olanak sağlamamış mıdır? Elbette suç yerli halkın demiyorum ama beyaz adamın işini biraz olsun kolaylaştırdıkları da bir gerçek.

   Belki de bu tamamıyla insan psikolojisiyle alakalı bir durumdur. Küçük balığı ye, büyük balığa boyun eğ ve böylece hayatta kal! Bahsettiğim balık balık kraker olsun, karnım acıktı.



   Başka bir örnek verecek olursam, herkesin akıllı telefon kullandığı bir ortam düşünün: günümüzde neredeyse her yer. Buraya eski tip bir cep telefonuyla giren kişi dışlanacağı kaygısıyla bu telefonu saklamaya çalışır, kullanırken olabildiğince görünmez olmaya çabalarsa o kişiyi dışlamak için bir gayret sarf etmeye bile gerek kalmaz. Ama eski tip cep telefonuna sahip olan kişi telefonunu normal bir şekilde kullanıp laf atmak isteyenlere de teknolojinin kendisine değil, kendisinin teknolojiye üstünlük kurduğunu, teknolojinin kurbanı olmadığını söylerse akıllı telefonu olan kişilerin utanmasına bile neden olabilir.



   Bizden farklı kimselerin bulunduğu bir duruma girerken içimizi şöyle bir yoklamalıyız belki de, acaba biz onlardan farklı olmaktan içten içe utanç duyup onların bizi dışlamalarına zemin mi hazırlıyoruz!

   Bu da böyle bir düşünceler silsilesi işte… Bu arada insanlar garip, fasulyeler tuhaftır, bunu unutmayınız lütfen.

   Selametle…
Share:

12 Şubat 2017 Pazar

Mürekkepten İskeletler ve Mürekkep Gerçeklikler

   Kitaplarda, filmlerde, şarkılarda, bazen kurduğum acıklı hayallerde, kısaca üzücü olan her kurguda ağlama eğilimine sahip birisiyim. Ve eğer siz de böyle biriyseniz insanların garip tepkilerini biliyorsunuzdur mutlaka.



“Bu sadece kurgu yahu, ağlamaya ne gerek var.”

En çok karşılaştığım tepkilerden biri. Kardeşim  “Ablam yine ağlıyor” deyip güler gerçi.

   Velhasılıkelam, siz de biraz fazla garipsendiğimizi düşünmüyor musunuz? Yani bir kurguda olan olaylarla mutlu olup gülüyorsak, onları zaten mutlu olmak için okuyup izliyorsak, şaşırıp korkuyorsak, sinirleniyorsak, yani tüm bu duyguları bir kurgu karşısında yaşıyorsak, neden üzülmeyelim?



   Şimdi uzun bir zaman önce düşündüğüm teoremlerimi sizinle paylaşıyorum.

   Aslında bir kurguda olan olaylar karşısında üzülme yahut sevinme, o karakterlere duyulan tanışıklık hissi sonrasında gerçekleşiyor bence. Mesela bazı polisiye kurgular vardır bilirsiniz, ilk sayfa, ilk bölümden birileri ölür. Hiç onlar için ağladınız mı, eğer arkalarında gerçekten acıklı bir hikâye yatmıyorsa, yani kurgunun belkemiğini oluşturmak için değil de sadece ölmek için ölüyorlarsa?



   Ya da kurbanlar vardır mesela; haber alınır, biri ölmüş, suç mahalline gelin! Ve ardından katilleri bulmak için karmaşık olaylar çözüme kavuşturulur, günler geceler kafa patlatarak geçer, esas dedektiflerimiz mor gözaltları -psikopat mıyım bilmiyorum ama mor gözaltlarını hep sevmişimdir, bende olmuyor- ve kahve bardaklarıyla düşünür, düşünür ve düşünürler. Ve bum! Suçlu bulunur, adaletin ellerine teslim edilir, her şey iyidir falan filan. Peki siz hiç o kurbanlar için üzüldünüz mü, hafif bir iç acımasının dışında? Şahsen ben daha önceden tanıdığım bir karakter değilse bir şey hissetmiyorum. Ama onların geride kalan çocuklarının, arkadaşlarının acı çekişlerini görünce de yüreğimiz parçalanmaz mı?



   Ve bingo! Kurgu bile olsa acısına, sevincine, hayallerine, umutlarına tanıklık ettiğimiz kişiler için üzülüyoruz. Çünkü onlar artık şeffaf, öylece geçip gidecek karakterler değil. Artık bizim dünyamızla onların dünyası kesişmiş, bizi iç âlemlerinde ağırlamışlar, artık onlar bizim için herhangi bir karakterden çok ötesi, artık onlar birer tanıdık! Bu tanışıklık hissi bazen birkaç dakikada veriliyor, bazen daha uzun bir sürede. Biz farkında bile olmadan artık aramızda bir aşinalık oluşuyor.



   Bir insanı en iyi anladığınız an onun duygularını en saf biçimde yansıttığı anlar değil midir? İçten bir gülümseme, kalpten kopup gelmiş bir damla gözyaşı, feryatlar yahut kahkahalar. High School Love On adlı dizide şöyle bir replik vardı, onu da buraya bırakayım.

Göz yaşlarının sıcak olmasının nedeni kalbin sıcak olması değil midir?

   Ve sonuç olarak diyorum ki, kağıttan mürekkepten bir insan iskeleti için değil akıttığımız gözyaşları. Bir üflemeyle uçup gidecek küller kadar kurgu lakin gelip ‘merhaba’ diyecekmiş kadar da gerçek, bizden biri adeta.




   Hem hayaller ve gerçekler, ne kadar ayrılabilir ki birbirinden? Hiç… Sonuçta rüya içinde bir rüya değil midir hep gördüğümüz, göründüğümüz?[1]

   Bu da böyle bir esintiydi işte…

   O halde selametle kalın…

Not: Nedenini bilmediğim bir şekilde daha önceden yayınladığım bu yazı başlara gelmiş, galiba bloğum o kadar beğendi ki yeniden okuyun istedi...



[1] Edgar Ellan Poe, A Dream Within A Dream, ‘Is all that we see or seem but a dream within a dream?’
Share:

8 Şubat 2017 Çarşamba

Bloğumun İsmi Nereden Geldi?

   Fasulye yeni okul döneminden selamlarını sunar. Araya on beş gün girmesine rağmen ben tatil havasına kendimi epey kaptırmışım. Okulun saat kaçta başladığını ve kaçta bittiğini, alarmımı kaça kurduğumu bile unutmuşum… Şu an da henüz tam bir uyum sağlayamamış durumdayım; akşamları uykum yok, sabahları uyanamıyorum bir türlü. Otobüste, okulda yaslanacak bir omuz bulsam hemen gözlerimi kapayıp uyku moduna geçiverecekmişim gibi, ama bırakmıyorlar ki uyuyayım!




   Daha ikinci dönemin başlayışının ardından sadece ama sadece birkaç güncük geçmişken mesela, neden bir okul yarına matematik deneme sınavı koyar ki blog? Ya da ben neden bloğu okuyanlara değil direk bloğa hitap ediyorum? Bu öğrenci neden sınav kâğıdında adam asmaca oynuyor? Ben kendimi yeniden okula alıştırma süreci içinde ilk iki gün defter bile tutmuyorum yahu!



   Ben neden başlıktan bağımsız bir konuyla başladım peki? Hâlbuki bugün buraya görür görmez kendimi mimlediğim bir mim dolayısıyla geldim. Kendi yaptığım mimlerin sonuna kimi mimlediğimi yazmayı unuttuğumdan olsa gerek, diğer insanların yaptıkları mimlerde de kimi mimlediklerini umursamadan mimi beğendiysem anında üzerime alınıyorum. Yani benim mimlerimde siz de beğendiyseniz alıp yapmalısınız demek oluyor bu.

   Mimin konusu blog ismimin hikâyesi. Ben tam olarak şuracıktan aldım kendisini.

   Bloğumun ismine bayılıyorum: Do re mi fa sul ye! Bulmak için az kafa patlatmadım. Şöyle ki, ilk yazımı okuduysanız benim eskiden de bir bloğumun olduğunu ama muhtelif nedenlerden ötürü kapattığımı bilirsiniz. Bir bloğun ismi en can alıcı noktalardandır, bazen durup isme birkaç kere bakıp “Maşallah” dediğim olur. Gerçi sadece blog değil; kitap, film, dizi, hatta bir insanın, hayvanın yahut yemeğin ismi…




   Ben de yepyeni başlangıçlar yapmak istediğim, güzel ve eğlenceli bir mekân olmasını hedeflediğim yeni bloğum için çarpıcı bir isim bulmak istiyordum. ‘Çarpıcı’ kelimesini kardeşim bir ara o kadar çok kullanmıştı ki, kendi kendime onu azıcık kıskanmış ve fırsat bulduğum anda bu kelimeyi kullanmaya karar vermiştim. Bugüne nasipmiş. Yahu sen 8-9 yaşında çocuksun, ben en fazla ‘güzel, etkileyici’ falan derken sen bu kelimeyi nereden öğrendin de cümlelerinde doğru bir şekilde kullanıyorsun? Ufak bir kıskançlık meselesi değil bu, durum benim için epey ciddi!



   Yeniden neyse diyor ve bu ismi buluş hikâyeme geçmeye çalışıyorum. Kendimi ifade eden, içime sinen, söz sanatlarından uzak, basit ama vurgulu bir kelime olması gerekiyordu. Böyle olması gerekiyordu çünkü son zamanlarda bu özelliklere sahip o kadar güzel dergi vesaire isimleri görmüştüm ki; basit gözüken ama düşününce altında onca anlam barındıran; benim neyim eksikti, ben de istiyordum. Tuhaf takıntılarım olduğunu söylemiştim.



   Sonra epey uzun süre farklı isimler düşündüm. O kadar saçma sapan şeyleri bile değerlendirmeye aldım ki şu an hatırlasam eminim kahkahadan kırılırdım ama unutmuşum. Sonra bir anda kendi kendime dedim ki “Yavrum, sen bir Fasulye değil misin? Kendini anlatacak bir blog ismi istiyorsan bu neden senin tür ismini içeren bir isim olmasın ki?” Harika bir fikirdi! Ama tek başına yeterli değildi zira bloğumun ismini tutup da dümdüz ‘fasulye’ koymak istemiyordum.

   Sonra saatlerce düşündüm. Fasulye kavanozu, bir kavanoz fasulye, pamuktaki fasulye ve içinde fasulye kelimesi geçen onlarca şey buldum ama hiçbiri aradığım şey değildi. Kendi kendime o kadar çok fasulye kelimesini tekrar etmiştim ki artık o çok tekrar edilen şeyin kulağa çok mantıksız geldiği noktadaydım. Hatta kelimenin aslının fasulye mi yoksa falusye mi olduğunu sorgulamaya başlamıştım. Kendime kesinlikle beyin ölümüm gerçekleşti gözüyle bakıyordum. Sonra bir anda aklıma o geldi: do re mi fa sul ye! O an o kadar mutlu olmuştum ki evde küçük çaplı birkaç çığlık atmış olabilirim. Hatta kardeşim “Anne ablam delirdi mi?” sorusunu yeniden dillendirmiş bile olabilir. Ama o benim için büyük hatta kanımca insanlık için de büyük olması gereken bir andı!



   “Satırlardır ballandıra ballandıra anlattığın şey bu muydu?” demeyin, gayet mühim bir mesele bu!

   Bir mim yazısının da sonuna gelmiş bulunmaktayım, o halde ben de şimdilik gidiyorum.

   Selametle…
Share:
Bu bloğun tüm hakları pamuğa ekilmiş bir fasulye tohumunun içinde saklıdır. Blogger tarafından desteklenmektedir.