26 Şubat 2017 Pazar

Fasulye Yeniden Sahalarda

   Upuzuuuun bir zamandır yoktum buralarda. Neden derseniz, çok meşgul falan değildim. Tamam, başımda epey sorumluluk var ama hala dizi izleyebiliyorsam bloğa neden giremeyeyim ki? Çünkü bilgisayar annem ve kardeşimin tekelindeydi! Hatta sırf bu satırları yazabilmek için sabah namazından sonra uyumadım…

   Peki onca zamandır neler yapıyorum? Unuttum… Aslında buraya gelmeden önce aklımda anlatacak çok şey vardı ama çoğunu unutuvermişim.



   Hatırladıklarımdan başlayacak olursak… Alan seçimlerimi yaptım! Bazılarınız biliyordur, lise ikideyim, seneye alanlara ayrılıyorum. Seneye alanlara ayrılıyorum? Mitoz bölünmeyle çoğalıp her bir parçamı farklı alana gönderiyorum arkadaşlar, cümlemden ulaşabildiğim sonuç bu. Tam ben cümleyi sorgularken arkadan MFÖ, Ali Desidero çalıyordu, tam da şu sözler: “İlginç bir psikoloji, bir felsefe; idiotloji!” Durumumu açıklamaya yeter sanırım…



   Peki ya ben ne seçtim? Dil bölümü! Seneyi iple çekiyorum zira bu sene sadece haftada iki saat İngilizce dersim var, yazık bana…

   Dün arkadaşımla Beyazıt Kütüphanesi’ne gittik, ilk gidişimdi ve kütüphaneci olmaya karar verdim. Harika bir yerdi!



   Ama önce giderken yaptığım bir delilikten bahsetmek istiyorum. Marmaray’dan çıkışta, upuzun ve sonu gözükmeyen yürüyen merdivenler var, yukarıya doğru çıkıyor. Peki ben ne yaptım? Yürümeyen merdivenleri kullandım.(Yine aynısını dediler: “İlginç bir psikoloji, bir felsefe; idiotloji!”) Ama bir sorun nasıl… Beni durdurmaya çalışan arkadaşımı dinlemeyip, hem yarış yaparım yürüyen merdivenle diyerek koşar adım çıkıyordum başta. Sonra yavaş yavaş yürümeye döndü. Yarısında falan bacaklarım ağırlaşmış, soluğum tıkanmıştı. Başta hangi akla hizmet koşup nefesimi tükettiysem... Bir süre sonra çölde su arayan insanlar gibi(ben filmlerin yalancısıyım) neredeyse sürünerek çıkmaya başladım. Yukarı çıkabilmeyi başardığımda ölmüş, bitmiş, tükenmiş haldeydim ama oturacak bir yer bulabilmek için önce o upuzun merdivenlerden birkaç tane daha çıkmam, tabii ki bu sefer ben değil merdiven yürüdü, Cağaloğlu yokuşunu tırmanmam gerekti. Yine olsa yine yapar mıyım? Bu sefer nefesimi düzgün kullanıp kendimi yormamak kaydıyla evet!



   Sonra Beyazıt Kütüphanesi’ne geldik. Kütüphanenin içinde kitap taraması yapılan bilgisayarlar var. Biz iki arkadaş masum masum o bilgisayarların yanına gittik ama dokunmatik olduklarını öğrenene kadar epey ter döktük… İnsan bir açıklama falan koyar yahu, kaç saat uğraştık!



   Kütüphaneye arkadaşımın ödev araştırması için gitmiştik ve ben onu beklerken oturup çok merak ettiğim bir çocuk kitabını okudum, harikaydı! Herkes sessizce çalışırken benim arada ses çıkarmamaya çalışarak gülmem de harikaydı tabii.



   Aklıma anlatacak hiçbir şey gelmiyor buraya yazmadığım sürece yaptıklarımla alakalı… Hafızam güncellenmiş ve her şey gitmiş gibi hissediyorum. Bu da burada bitsin o zaman.


   Selametle…
Share:

13 Şubat 2017 Pazartesi

Büyük, Küçük ve Orta Boy Balık Krakerler

   Geçenlerde aklıma gelen ve epey ilgimi çeken bir konuyla geldim bugün.

   Şöyle ki; farklı olan her zaman dışlanır mı? Bazen de kendilerinden farklı olanı yüceltir insanlar.

   Demem o ki insanlar garip varlıklar, ben Fasulye olduğum için bunun dışında kalıyorum.

   Bazen kendilerinden farklı ve azınlıkta olan kişi yahut kişileri dışlar, ötekileştirme berikileştirme türünden her türlü işlemi üzerlerinde uygularlar.



   Bazense tuhaf bir şekilde (tuhaf kelimesini çok severim, burada kullanmaktan vazgeçtim, başa sarıyorum)…

   Bazense ilginç bir şekilde kendilerinden farklı olan azınlıktaki kişi yahut kişileri yüceltir, onlara bir üstünlük bahşeder ve kendilerini daha alçak görürler.

   Uzun lafın kısası, insanlar gariptir blog. Neye göre kendilerini birilerinden üstün ya da birilerini kendilerinden üstün görürler ki?


   Mesela bir topluluk düşünelim. Bu topluluk tamamen turuncu renkli insanlardan oluşuyor. Sonra bir gün aniden aralarına pembe renkli insanlar geliyor. Onlar da bu pembe renkli insanları kendilerinden farklı oldukları için hor görüyorlar ve kendilerini üstün ırk addedip pembe insanları köleleştiriyorlar.



   Onlar yaşamaya devam ederken bir gün aniden mavi renkli birkaç insan geliyor. Turuncu renklilerse daha önce hiç mavi insan görmedikleri için onların kendilerinden üstün bir ırk olduğuna inanıp mavi insanlara biat ediyor.



   Sonra o merak uyandırıcı soruyla karşı karşıya kalıyoruz: Pembe ve mavilerin arasındaki fark neydi ki bir taraf köleleştirilirken diğer taraf yüceltildi?

   Ben bu konuda tek etkenin turuncu insanlar olmadığını düşünüyorum. Belki pembe insanlar ilk geldiğinde biraz muhtaç ve sefil bir görüntü çizdi, o yüzden turuncu insanlar da rahatça sömürebildi. Ya da maviler soylu insanlarmış gibi davrandı ve böylece turuncular kendi içlerinde bir eziklik hissetti. Yani pembelerin ya da mavilerin davranışları turuncuların içindeki ‘üstünlük kurma’ ve ‘boyun eğme’ şeklindeki içgüdüleri ayrı ayrı uyardı.

   Mesela beyaz adam Latin Amerika’ya gittiğinde yerli halkın beyaz adamı efsanelerindeki ‘Tanrı’ imgesiyle bağdaştırması beyaz adamın onları daha rahat sömürmesine olanak sağlamamış mıdır? Elbette suç yerli halkın demiyorum ama beyaz adamın işini biraz olsun kolaylaştırdıkları da bir gerçek.

   Belki de bu tamamıyla insan psikolojisiyle alakalı bir durumdur. Küçük balığı ye, büyük balığa boyun eğ ve böylece hayatta kal! Bahsettiğim balık balık kraker olsun, karnım acıktı.



   Başka bir örnek verecek olursam, herkesin akıllı telefon kullandığı bir ortam düşünün: günümüzde neredeyse her yer. Buraya eski tip bir cep telefonuyla giren kişi dışlanacağı kaygısıyla bu telefonu saklamaya çalışır, kullanırken olabildiğince görünmez olmaya çabalarsa o kişiyi dışlamak için bir gayret sarf etmeye bile gerek kalmaz. Ama eski tip cep telefonuna sahip olan kişi telefonunu normal bir şekilde kullanıp laf atmak isteyenlere de teknolojinin kendisine değil, kendisinin teknolojiye üstünlük kurduğunu, teknolojinin kurbanı olmadığını söylerse akıllı telefonu olan kişilerin utanmasına bile neden olabilir.



   Bizden farklı kimselerin bulunduğu bir duruma girerken içimizi şöyle bir yoklamalıyız belki de, acaba biz onlardan farklı olmaktan içten içe utanç duyup onların bizi dışlamalarına zemin mi hazırlıyoruz!

   Bu da böyle bir düşünceler silsilesi işte… Bu arada insanlar garip, fasulyeler tuhaftır, bunu unutmayınız lütfen.

   Selametle…
Share:

12 Şubat 2017 Pazar

Mürekkepten İskeletler ve Mürekkep Gerçeklikler

   Kitaplarda, filmlerde, şarkılarda, bazen kurduğum acıklı hayallerde, kısaca üzücü olan her kurguda ağlama eğilimine sahip birisiyim. Ve eğer siz de böyle biriyseniz insanların garip tepkilerini biliyorsunuzdur mutlaka.



“Bu sadece kurgu yahu, ağlamaya ne gerek var.”

En çok karşılaştığım tepkilerden biri. Kardeşim  “Ablam yine ağlıyor” deyip güler gerçi.

   Velhasılıkelam, siz de biraz fazla garipsendiğimizi düşünmüyor musunuz? Yani bir kurguda olan olaylarla mutlu olup gülüyorsak, onları zaten mutlu olmak için okuyup izliyorsak, şaşırıp korkuyorsak, sinirleniyorsak, yani tüm bu duyguları bir kurgu karşısında yaşıyorsak, neden üzülmeyelim?



   Şimdi uzun bir zaman önce düşündüğüm teoremlerimi sizinle paylaşıyorum.

   Aslında bir kurguda olan olaylar karşısında üzülme yahut sevinme, o karakterlere duyulan tanışıklık hissi sonrasında gerçekleşiyor bence. Mesela bazı polisiye kurgular vardır bilirsiniz, ilk sayfa, ilk bölümden birileri ölür. Hiç onlar için ağladınız mı, eğer arkalarında gerçekten acıklı bir hikâye yatmıyorsa, yani kurgunun belkemiğini oluşturmak için değil de sadece ölmek için ölüyorlarsa?



   Ya da kurbanlar vardır mesela; haber alınır, biri ölmüş, suç mahalline gelin! Ve ardından katilleri bulmak için karmaşık olaylar çözüme kavuşturulur, günler geceler kafa patlatarak geçer, esas dedektiflerimiz mor gözaltları -psikopat mıyım bilmiyorum ama mor gözaltlarını hep sevmişimdir, bende olmuyor- ve kahve bardaklarıyla düşünür, düşünür ve düşünürler. Ve bum! Suçlu bulunur, adaletin ellerine teslim edilir, her şey iyidir falan filan. Peki siz hiç o kurbanlar için üzüldünüz mü, hafif bir iç acımasının dışında? Şahsen ben daha önceden tanıdığım bir karakter değilse bir şey hissetmiyorum. Ama onların geride kalan çocuklarının, arkadaşlarının acı çekişlerini görünce de yüreğimiz parçalanmaz mı?



   Ve bingo! Kurgu bile olsa acısına, sevincine, hayallerine, umutlarına tanıklık ettiğimiz kişiler için üzülüyoruz. Çünkü onlar artık şeffaf, öylece geçip gidecek karakterler değil. Artık bizim dünyamızla onların dünyası kesişmiş, bizi iç âlemlerinde ağırlamışlar, artık onlar bizim için herhangi bir karakterden çok ötesi, artık onlar birer tanıdık! Bu tanışıklık hissi bazen birkaç dakikada veriliyor, bazen daha uzun bir sürede. Biz farkında bile olmadan artık aramızda bir aşinalık oluşuyor.



   Bir insanı en iyi anladığınız an onun duygularını en saf biçimde yansıttığı anlar değil midir? İçten bir gülümseme, kalpten kopup gelmiş bir damla gözyaşı, feryatlar yahut kahkahalar. High School Love On adlı dizide şöyle bir replik vardı, onu da buraya bırakayım.

Göz yaşlarının sıcak olmasının nedeni kalbin sıcak olması değil midir?

   Ve sonuç olarak diyorum ki, kağıttan mürekkepten bir insan iskeleti için değil akıttığımız gözyaşları. Bir üflemeyle uçup gidecek küller kadar kurgu lakin gelip ‘merhaba’ diyecekmiş kadar da gerçek, bizden biri adeta.




   Hem hayaller ve gerçekler, ne kadar ayrılabilir ki birbirinden? Hiç… Sonuçta rüya içinde bir rüya değil midir hep gördüğümüz, göründüğümüz?[1]

   Bu da böyle bir esintiydi işte…

   O halde selametle kalın…

Not: Nedenini bilmediğim bir şekilde daha önceden yayınladığım bu yazı başlara gelmiş, galiba bloğum o kadar beğendi ki yeniden okuyun istedi...



[1] Edgar Ellan Poe, A Dream Within A Dream, ‘Is all that we see or seem but a dream within a dream?’
Share:

8 Şubat 2017 Çarşamba

Bloğumun İsmi Nereden Geldi?

   Fasulye yeni okul döneminden selamlarını sunar. Araya on beş gün girmesine rağmen ben tatil havasına kendimi epey kaptırmışım. Okulun saat kaçta başladığını ve kaçta bittiğini, alarmımı kaça kurduğumu bile unutmuşum… Şu an da henüz tam bir uyum sağlayamamış durumdayım; akşamları uykum yok, sabahları uyanamıyorum bir türlü. Otobüste, okulda yaslanacak bir omuz bulsam hemen gözlerimi kapayıp uyku moduna geçiverecekmişim gibi, ama bırakmıyorlar ki uyuyayım!




   Daha ikinci dönemin başlayışının ardından sadece ama sadece birkaç güncük geçmişken mesela, neden bir okul yarına matematik deneme sınavı koyar ki blog? Ya da ben neden bloğu okuyanlara değil direk bloğa hitap ediyorum? Bu öğrenci neden sınav kâğıdında adam asmaca oynuyor? Ben kendimi yeniden okula alıştırma süreci içinde ilk iki gün defter bile tutmuyorum yahu!



   Ben neden başlıktan bağımsız bir konuyla başladım peki? Hâlbuki bugün buraya görür görmez kendimi mimlediğim bir mim dolayısıyla geldim. Kendi yaptığım mimlerin sonuna kimi mimlediğimi yazmayı unuttuğumdan olsa gerek, diğer insanların yaptıkları mimlerde de kimi mimlediklerini umursamadan mimi beğendiysem anında üzerime alınıyorum. Yani benim mimlerimde siz de beğendiyseniz alıp yapmalısınız demek oluyor bu.

   Mimin konusu blog ismimin hikâyesi. Ben tam olarak şuracıktan aldım kendisini.

   Bloğumun ismine bayılıyorum: Do re mi fa sul ye! Bulmak için az kafa patlatmadım. Şöyle ki, ilk yazımı okuduysanız benim eskiden de bir bloğumun olduğunu ama muhtelif nedenlerden ötürü kapattığımı bilirsiniz. Bir bloğun ismi en can alıcı noktalardandır, bazen durup isme birkaç kere bakıp “Maşallah” dediğim olur. Gerçi sadece blog değil; kitap, film, dizi, hatta bir insanın, hayvanın yahut yemeğin ismi…




   Ben de yepyeni başlangıçlar yapmak istediğim, güzel ve eğlenceli bir mekân olmasını hedeflediğim yeni bloğum için çarpıcı bir isim bulmak istiyordum. ‘Çarpıcı’ kelimesini kardeşim bir ara o kadar çok kullanmıştı ki, kendi kendime onu azıcık kıskanmış ve fırsat bulduğum anda bu kelimeyi kullanmaya karar vermiştim. Bugüne nasipmiş. Yahu sen 8-9 yaşında çocuksun, ben en fazla ‘güzel, etkileyici’ falan derken sen bu kelimeyi nereden öğrendin de cümlelerinde doğru bir şekilde kullanıyorsun? Ufak bir kıskançlık meselesi değil bu, durum benim için epey ciddi!



   Yeniden neyse diyor ve bu ismi buluş hikâyeme geçmeye çalışıyorum. Kendimi ifade eden, içime sinen, söz sanatlarından uzak, basit ama vurgulu bir kelime olması gerekiyordu. Böyle olması gerekiyordu çünkü son zamanlarda bu özelliklere sahip o kadar güzel dergi vesaire isimleri görmüştüm ki; basit gözüken ama düşününce altında onca anlam barındıran; benim neyim eksikti, ben de istiyordum. Tuhaf takıntılarım olduğunu söylemiştim.



   Sonra epey uzun süre farklı isimler düşündüm. O kadar saçma sapan şeyleri bile değerlendirmeye aldım ki şu an hatırlasam eminim kahkahadan kırılırdım ama unutmuşum. Sonra bir anda kendi kendime dedim ki “Yavrum, sen bir Fasulye değil misin? Kendini anlatacak bir blog ismi istiyorsan bu neden senin tür ismini içeren bir isim olmasın ki?” Harika bir fikirdi! Ama tek başına yeterli değildi zira bloğumun ismini tutup da dümdüz ‘fasulye’ koymak istemiyordum.

   Sonra saatlerce düşündüm. Fasulye kavanozu, bir kavanoz fasulye, pamuktaki fasulye ve içinde fasulye kelimesi geçen onlarca şey buldum ama hiçbiri aradığım şey değildi. Kendi kendime o kadar çok fasulye kelimesini tekrar etmiştim ki artık o çok tekrar edilen şeyin kulağa çok mantıksız geldiği noktadaydım. Hatta kelimenin aslının fasulye mi yoksa falusye mi olduğunu sorgulamaya başlamıştım. Kendime kesinlikle beyin ölümüm gerçekleşti gözüyle bakıyordum. Sonra bir anda aklıma o geldi: do re mi fa sul ye! O an o kadar mutlu olmuştum ki evde küçük çaplı birkaç çığlık atmış olabilirim. Hatta kardeşim “Anne ablam delirdi mi?” sorusunu yeniden dillendirmiş bile olabilir. Ama o benim için büyük hatta kanımca insanlık için de büyük olması gereken bir andı!



   “Satırlardır ballandıra ballandıra anlattığın şey bu muydu?” demeyin, gayet mühim bir mesele bu!

   Bir mim yazısının da sonuna gelmiş bulunmaktayım, o halde ben de şimdilik gidiyorum.

   Selametle…
Share:

4 Şubat 2017 Cumartesi

Bir Hasta Fasulye

   Eğer iyi bir yatırım yapmak istiyorsanız, mendile yatırım yapın sevgideğer okuyucular. Zira son bir buçuk günde mendil piyasasını zengin ettim.



   Fasulyeniz okulların açılmasına ne kadar az kaldığını fark edince üzüntüden yataklara düştü, desem de inanmayın, grip oldum. Grip ve nezle arasındaki fark ne? Hep karıştırıyorum onları yahu…




   Sonra kendime ufak bir hasta yatağı hazırladım, hasta olduğum anda kendimi yatağa atıp üstüme yorganı çekmek favorilerimdendir. Şimdi neden burada bilgisayarın başındasın demeyin, hep yata yata sıkılıyor insan. Neyse, ne demiştim? Hasta yatağı. İhtiyacınız olan şeyler çok basit:

-         İki kocaman sözlük (Büyük Türkçe Sözlük, 1452 sayfa ve Osmanlıca-Türkçe Sözlük, kaç sayfa olduğunu unuttum ama 1452’den az),
-         Birkaç rulo tuvalet kâğıdı
-         Birkaç kitap
-         Yastık
-         Yorgan
-         Telefona indirilmiş dizi

İşte sadece bunlarla kendinize muhteşem bir ortam hazırlayabilirsiniz!

   Hasta olmanın en sevmediğim yönlerinden biri baş ağrısı. Hiç gitmeyen sinir bozucu bir baş ağrısıyla yaşamaya alışmak zorunda kalıyorum, şu an da ağrıyor…



   Ama benim size anlatmak istediğim komik bir konu var, dün yaşandı.

   Kardeşim neşterle bir şeyler kesmeye çalışırken yanlışlıkla elini kesmiş birazcık. Hemen ilk yardımı uyguladık; elini suya tuttuktan sonra “Çok yakıyor” dediği için gazlı bezle silemeden sarmak. Sonra ablam kardeşimin sarılı elini çekip instagram hikâyesinde paylaşmış veee…

   Birkaç aydır konuşmadığım bir arkadaşım beni aradı ve “Elini kesmişsin, iyi misin?” diye sordu. Ben “El mi, ben mi, ne alaka?” gibi tepkiler verdim. Sonra konuya açıklık geldi. Şöyle ki, arkadaşım ablamı instagramdan takip ediyormuş ve o resmi görmüş. Sonra demiş ki ‘O ailede biri elini neşterle kestiyse kesin Serra’dır!’



   Sonra bunu başka bir arkadaşıma anlattım ve dedi ki: “ Ben de sensin zannetmiştim ama sen olsan hemen kesik elinin fotoğrafını gruba atardın.”

   Beni bu kadar düşündükleri için sevinsem mi, çevremde böylesine psikopat tanındığım için üzülsem mi bilemedim. Ben en iyisi delireyim!




   Selametle…
Share:

3 Şubat 2017 Cuma

Tuhaf Huylar

   Tuhaf huylarım vardır, bazen kendim bile şaşırırım hatta. Bugün neden bunu yazmak istediğimse apayrı bir muamma zira başka bir konu seçmiştim kendime yazmak için. Şu an o konunun ne olduğunu hatırlamıyorum…



   Mesela bazen çok basit bir olaydan kendime göre çok felsefik(kendime göre kelimesinin altını çiziyorum) olduğunu düşündüğüm durumlar çıkarabilirim. Sahiden o alakayı nasıl kurduğumu merak ederim hatta. Hemen size telefonumun notlar bölümünden ufak bir metin sunmak istiyorum:


   Otobüse bindiğim andan beri gözüme kestirdiğim, buraya oturayım o kalkınca dediğim, önünde beklediğim kadın kalktı ve yerine daha az önce gelip benim önüme geçmiş olan kadın oturdu. Bu acımı birileriyle paylaşacak mesaj hakkım bile yok diye dertlenirken, ‘adaletin bu mu dünya’ triplerine girmeme az kalmışken (gelecekten not: burada kendi kendime mübalağa yapmışım, bir koltuktan depresyona girecek insan değilim) denizcilik lisesine geldik (yine gelecekten not: aslında denizcilik lisesi öğrencileri denizcilik lisesi durağında değil bir sonraki durakta iniyor), insanlar indi ve oturdum.
   Bu minik olayı hayata uygularsak: bir şeyi çok istesek, çok beklesek, çok uğraşsak ve tam yüzüp kuyruğuna geldiğimizde biri gelip işin kaymağını yese bile arabeske bağlamamak gerekir(gelecekten bir başka not: ben zaten kaymak sevmem). Biraz daha bekleyince başka bir fırsat çıkar, hem de hiç ummadığımız yerden.
   Filozof gibi konuştum beya(yukarıdaki kendime göre kelimesinin altını bir daha çiziyorum), ağzım iyi laf yapıyor.


   Sonra aklıma gelen, gördüğüm güzel ve ilginç şeyleri not almayı severim. Ama bu şeyin illa mantıklı yahut işe yarar olması şart değil. Mesela bir şeyi yanlış okuduğumda ya da yanlış versiyonu hoşuma gittiyse onu da yazarım. Hatta bu sene okulumuza transfer olmuş ve benimle aynı sınıfa düşmüş bir arkadaşım var. Adını ilk görüşte ‘çiğköfte’ olarak okumuştum, büyük ihtimal açlığımın da etkisiyle. O günden beri adı benim için Çiğköfte. Otobüste falan kıza ‘Çiğköfte!’ diye seslenince insanlar biraz garip bakıyor ama insanlar zaten genelde garip baktığından fazla umursamıyorum. Neyse, ben size bu not tutma alışkanlığımdan bahsediyordum. Hemen birkaç örnek vereyim;

   Bir hocamız konuşurken ‘felsefe’ dedi ve ben onu yanlış duydum. Ardından aldığım notlar:
Pelsefe
Kelsefe
Kelli felli

   Otobüs hızlı sayılabilecek bir şekilde giderken yoldaki şirket tabelasını yanlış okudum:
Üçdörtgen

   Yine bir yanlış duyma vakası:
Tek ğön


   Birleştirince daha güzel olduğunu düşünmüşüm:
Biradam



   Falan filan işte.

   Hiç aynadaki aksinizle konuştunuz mu mesela? Öyle birkaç kelime değil, yarım saat boyunca sohbet etmiştim. Gerçekten ne dert kalıyor ne tasa, deneyin bence bir gün. Öyle planlanmış bir şekilde değil, durup dururken aynadaki ben biraz tuhaf görününce gözüme başlamıştı bizim muhabbet.



   Bazı insanlar üzgünken mutlu rolü yapmaktan şikâyet eder ya, yok bende öyle bir şey. Çok çok çok üzgünsem ve rol yaparsam bile, birkaç cümle sonra gerçekten mutlu oluyorum.



   Bir keresinde biraz karışık bir şekilde kendimi dertli hissetmiştim. Bir kağıda aklımdan geçen her şeyi yazdım (illa üzüntülü düşünceler değil, o an aklımdan geçen her şey, açlığım bile) ve sonra o yazdığım kısmını yaktım. Yazarken bile moralim düzelmişti ama yaktıktan sonra tamamen normalde döndüm.



   Hep olan huylarımı mı söyleyeceğim deyip biraz da olmayan huylarıma geçiyorum: herhangi bir şeyi toplamak. Çünkü ben düzenin, nizamın ve bilumum bu tür şeylerin göreceli bir kavram olduğuna inanıyorum. Neden tek bir görüş tüm âlem için tek ve sarsılmaz kanun olarak kabul edilsin ki? 

Mesela ben etrafta doğru düzgün bir şey gözükmeyip her şey yerli yerinde, kutusunda çekmecesinde dolabında olunca aşırı rahatsız hissediyorum. Oda bomboş geliyor, sanki ben orada yaşamıyormuşum gibi. Hâlbuki benim dağınıklığımın bir düzeni var ve ben hiç rahatsız olmadan gül gibi yaşıyor işlerimi kolayca görüyorum.



   Hatta bu yüzden misafir falan geleceği zaman biz zavallı çocuklara zorla odalarımızın toplatılmasını da ikiyüzlülük olarak görüyorum, neden aslında yaşamadığım bir ortamda ağırlayayım ki insanları yahu! Şimdi çöp odada falan yaşadığımı fark etmeyin, sadece kütüphanemin önünde ve yatağımın kenarında hafif, çok hafif yığılmalar var. Her gün kullandığım halde her gün yerine kaldırdığım tek şey yemek malzemeleri galiba, bozulmasınlar diye.

   Mandallara bayılırım ve bana tam anlamıyla yoldaş olmuş tahta bir mandalım var. Toka niyetine, bir şeyi üstüme tutturmak istediğimde (elimde taşımak istemediğim çikolata gibi), şalımın iki ucunu birleştirmek için… Mandalım sağ olsun beni hiç yalnız bırakmadı.



   Kendi içimde iki kişiyi o anda aklıma gelen repliklerle konuşturmaya bayılırım. Replikler anlık ve üzerinde düşünülmemiş olduğunda genelde basit ve yeşilçamvaridir. Bir de onlar hakkında düşündükten beş dakika sonra bile hatırlamam, sahiden anlıklar.

   Bir anda kafama esmesiyle başladığım yazıyı aynı şekilde bitiriyor, hepinize sağlıklı, mutlu, tuhaf günler diliyorum.




Selametle…
Share:

26 Ocak 2017 Perşembe

Gökten Düşen Üç Elma Mimi

  


   Saife-i Saliha’nın sahibesi Saliha abla beni mimlemiş diyerek direk konuya giriyorum. Mimleri çok sevdiğimden bahsetmiş miydim? Bu mimde de gökten üç elma düşmüş, üçüncüyü belirlemek bize düşmüş. Aslında yirmi beş soru varmış ama biz içlerinden en az on soruyu seçecekmişiz. O zaman başlayayım ben.

   Normalde girişleri çok uzun tutarım ama bugün altlarında rahatça gevezelik yapabileceğim on soru varken sizi fazla sıkmayayım dedim, sonrasında yeterince upuzun cevaplar okursunuz zaten. Aslında bunu baştan söyleyip gözünüzü korkutmasa mıydım ki? Neyse…



1-      Gökten üç elma düşmüş. Birincisi müzik imiş, ikincisi bale imiş, üçüncüsü ise…

Yazmak imiş. Hatta hava karanlıkken, arkada güzel bir müzikle mum ışığında yazmakmış. Çünkü yazılan şey ödev için kitap özeti bile olsa sevilen bir şeye dairse insanı mutlu ediyormuş.



2-      Gökten üç elmanın içinde üç masal düşmüş. Birincisi Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler imiş, ikincisi Hansel ile Gretel imiş, üçüncüsü ise…

Sonu mutlu mesut biten bir Kibritçi Kız imiş. Çünkü insanlara bir mesaj vermek için o şekilde yazılmış olsa da, Kibritçi Kız Fasulye’yi ağlatan ilk kitaplardanmış. Çünkü kibritler hemen sönüveriyormuş. Çünkü Kibritçi Kız’ın bir mumu bile yokmuş. Çünkü oradan geçen insanlar Kibritçi Kız’dan bir kibrit bile almıyormuş. Fasulye orda olsa Kibritçi Kız’a sarılır ısıtırmış. Geceleri yatağa yatınca ona alternatif mutlu sonlar kurguluyordum, arada yine ağlıyordum, öylesine etkilemişti beni, hala gözlerim doluyor okuyunca…



3-      Gökte üç elma asılı duruyormuş. Birincisi Dünya, İkincisi Mars, üçüncüsü ise…

Dünyadan bakınca minicik görünen, hatta bazen hiç görülemeyen bir yıldızmış. Çünkü bu yıldız her gece çocuklar onu görmüyor, arkadaşlarına onu göstererek onunla ilgili hayaller kurmuyor diye ağlarmış.



4-      Gökten aksakallı dede sarkıp fısıldamış; "Kardeş elimde üç elma var. Her biri ayrı bir zaman dilimini temsil ediyor. Hangi yüzyıla gitmek istersin? Ama ikisini sana hayatta vermem." Aksakallı dedenin elindeki ilk elma 13. yüzyılmış. İkinci elma 24. yüzyıl, üçüncü elma ise...

Birazcık acımasız fikirler dolaşıyor kafamda ama… Dedeyi hipnoz eder(çünkü hipnoz etmek dizi ve kitaplardan çok iyi öğrenilir, lütfen), elmaların üçünü de alırdım. Elmanın ne olduğunu biz belirlediğimize göre… Üçüncü için seçimimi her defasında değiştirir yeni bir yüzyıl gezerdim! Olmuyor mu öyle? Azıcık da mı olmuyor?



5-      Gökten üç elma düşmüş. Birincisi piyano imiş. İkincisi gitar, üçüncüsü ise…

Def imiş. Çünkü zaten ritim becerisinden yoksun olsa da vurmalı çalgılara bayılmakta içinde bir yerlerde gizli bir yeteneğin olduğuna dair inancını hala korumakta olan Fasulye defi çok seviyormuş.

6-      Göklerin kafasına esmiş, yönleri elma yapmış eğlenmek için jonklörlük yapıp bunları çeviriyormuş ki üç elmayı düşürmüş. Birinci elma batı imiş, ikinci elma güney, üçüncü ise…

Bu sorunun cevabını düşünürken ‘şubat’ demek istemiş olmam mümkün mü? Bunun kışı işaret ettiğini, henüz mevsimler ve yönleri karıştıracak kadar bozulmadığımı umarak kışın bol olduğu bir yeri, yani kuzeyi seçiyorum. Dünya yuvarlak olduğuna göre, kuzeydekilerin kuzeyi bizim güneyimiz mi oluyor? Yanlış olma ihtimali epey yüksek bir soru lakin mantıklı bence yahu…



7-      Gökten elma şeklinde üç adet film türü düşmüş. Birincisi bilim kurgu imiş. İkincisi komedi imiş. Üçüncüsü ise…

Dedektiflik filmi imiş. İçinde aksiyon elbette olmalı ama sadece bir şeyleri kurtaran, uçan, kaçan, düşen, tekrar kalkan filmlerden ziyade karmakarışık görüne olayları çözmek için uğraştıkları, zekâlarını ortaya koydukları filmleri seviyorum. Bir de dedektifler günlerce çok az uyku ve bol kahveyle yaşıyor ve gözaltları morlaşıyor ya, onlar favorim.



8-      Gökten 3 elma düşmüş. Yaşamak için birinci ve ikincide kontenjanlar doluymuş, üçüncü elmada kontenjan boşluğu varmış.  Birinci Beijing imiş, ikinci Londra, üçüncü ise…

En iyi bildiğim şey kendi bildiğim şeydir felsefesinin komşu felsefesiyle yaşayan biriyim: Her türlü acayip, uçuk kaçık, saçma, yabancı fikre/şeye/yemeğe/yola varım ama denemek için. Yoksa kendi bildiğimden şaşmayan biriyim. Yani şöyle düşünün: sözgelimi denizyıldızının tadına bakabilirim, hatta seversem her gün de yiyebilirim. Ama denizyıldızı mı Türk yemekleri mi deseniz Türk yemeklerini seçerim. Bu nedenle, her yeri gezmek istesem bile yaşamak için yine İstanbul’u isterim.



9-      Gökte üç elma süzülüyormuş. Birincisi planör, ikincisi uçak, üçüncüsü ise…

Uçan Kaşkol! Kendisi benim icadım. Uçan halı varsa uçan kaşkol neden olmasın değil mi ama?




   Başta en az on soruyu yapmamız zorunlu demiş olmama rağmen ben dokuz soru mu yapmışım? Aslında yazarlarla ilgili bir soru da vardı ama yazarlar arasında seçim yapamadığımdan onu elemek zorunda kaldım, ondan yani, yoksa mim kurallarına uymamazlık eder miyim ben hiç?

   Bir mim yazısının da sonuna geldik o halde. Mutlu, mesut, hayırlı, huzurlu, bol kahkahalı günler dilerim efenim.


   Selametle…
Share:
Bu bloğun tüm hakları pamuğa ekilmiş bir fasulye tohumunun içinde saklıdır. Blogger tarafından desteklenmektedir.